“İnsan, yalnızlığa yatkın bir hayvandır. Homo sapiens yalnızlığı hisseder; o hem acıtır hem de cezbeder. İnsan onu arar da, ondan kaçar da.Yalnızlığı bir ayrıcalık olarak yüceltir, bir ceza olarak kullanır.”“ Yalnızlık, uzun süre “iyi” bir şey olarak görüldü. Bilim de bu yüzden onu kabaca “olumlu” ve “olumsuz” yalnızlık diye ikiye ayırır. Ancak birçok araştırmacı, “olumlu yalnızlık” kavramını aslında kategorik bir hata olarak değerlendirir. Bunun nedeni, sözcüğün bir “çift-anlamlılık”tan (Teekesselchen) türemesidir: Burada kastedilen, insanın kendi isteğiyle seçtiği tek başınalığın verdiği hazdır. İlişkilerdeki ya da ilişkisizliğin getirdiği eksiklik duygusuyla bu “olumlu yalnızlık”ın ortak yanı, yalnızca dilsel kökenlerdir; aynı adı taşırlar ama özünde farklıdırlar. Oysa yalnızlık tarihine bir göz attığımızda, işlerin hiç de bu kadar basit olmadığını görürüz. Erken modern çağda, yalnızlığın “olumlu” yanını bulmak o kadar da kolay değildir. Nitekim Francis Bacon, 17. yüzyılın başlarında, “magna civitas, magna solitudo” — “Büyük şehir, büyük yalnızlık” atasözünü alıntılar. Onun gözlemine göre Paris ve Londra gibi metropollerde —ki o dönemde bugünkü orta ölçekli kentler kadar nüfusa sahiptiler— toplumsal dokunun organik birliği çözülmekteydi.”Modern toplumlarda yalnızlığın evrimi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yalnızlık üzerindeki etkileri ve bireysel duyguların toplumsal dinamiklerle nasıl şekillendiğini merak ediyorsanız bu kitabı okumalısınız…