Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın rüzgârla yarıştığı, göğün yıldızlarla mektuplaştığı bir ülkede, dört kardeş yaşarmış: Bağlı, Bağımlı, Bağımsız, Karasız. Her biri, kalbin sırlarını taşıyan masalsı topraklarda, sevi denen görünmeyen bir iple insan ruhlarına temas edermiş.En büyükleri Bağlı’ymış. Sessiz bir dostluk gibi yaklaşırmış gönüllere. Ne fazlası varmış ne eksiği. Sevgiyi bilir, özgürlüğe saygı duyar, telaşsızca eşlik edermiş bir yüreğin hikayesine. Tutkuya yer varmış onda ama ihtirasın karanlık gölgesi düşmezmiş üzerine. “Sen ben olma,” dermiş, “ama seninle olmayı seçiyorum her gün yeniden.” Niyetle başlarmış sevisi, kararlılıkla devam edermiş. Onunla yürüyenlerin kalbinde yoksunluk, yılgınlık değil, huzur filizlenirmiş.İkinci kardeş Bağımlı’ymış. Onun gelişiyle kalplerde çanlar çalınır, gözlerde endişe yediveren açarmış. Sevi sandığı şey, aslında korkunun gölgesinde büyüyen bir yanılsamaymış. “Sensiz nefes alamam,” dermiş, “gitme, yok olurum.” Aşkı telaşlıymış, sabırsızmış. Tutku ateşiyle, ihtiras rüzgârıyla örülmüş bir kafeste yaşarmış. Büyük laflar edip, küçük lokmalarla kendini eylermiş. Kafesin kapısını kendi kapatır, sonra neden yalnızım diye ağlar, ağıtlar yakarmış. Onunla yürüyenler, zamanla kendini yitirir, sonunda “Ben kimdim ki sahi?” diye sorar bir boşluğa düşermiş.