Egemenlik tahtta oturmaz. Siyaset teorisi yüzyıllardır aynı soruyu sordu: Üstün güç kimde, kim yönetiyor, istisna anında kim karar veriyor? Bu kitap soruyu değiştiriyor. Egemenlik bir mülk değil, bir mekânsal problemi çözme kapasitesidir; bir düzen mesafeyi, ölçeği, çeşitliliği ya da karmaşıklığı yönetebildiği ölçüde egemendir. Dört düzen, dört ayrı cevap. Moğol İmparatorluğu mesafeyle uğraştı ve cevabını hareketten çıkardı; Çin tarihçileri ona 行國, yürüyen devlet diyordu. Osmanlı birbirine benzemeyen ölçekleri aynı çatı altında tuttu; Kınalızâde bunu birbirine kenetlenen sekiz halkalı bir daireyle çizdi. Sovyetler Birliği çeşitliliği tek bir çizgiye dizdi; Lenin kurumları merkeze bağlayan aktarma kayışlarından söz ediyordu. Çin ise karmaşıklığı sayarak, kaydederek ve yeniden hesaplayarak yönetmeyi öğrendi, Han kâtipleri kendi halkını 編戶齊民, deftere yazılmış haneler diye anıyordu. Bu çalışmadan çıkan bulgu şudur: Siyasal düzenler sınırlarını kaybetmeden önce mekânsal mantıklarını kaybeder. Kırılma bir yıkılış anı değil; önce koordinasyonda, sonra kaynak akışlarında, ardından yerel ağlarda ve en derinde ortak anlam dünyasında ilerleyen sessiz bir aşınmadır. Sayma ve kaydetme kapasitesi bugün devletin sınırlarını aşan altyapılara geçiyor. Üstelik egemenliği mümkün kılan kapasite tahakkümü de mümkün kılıyor: Sayma kabiliyeti olmadan ne vergi ne de sürgün mümkündür. Bu kitap egemenliğin kimin olduğunu değil, nerede ve nasıl kurulduğunu soruyor.